Psamathia
Adı, kumla ilişkilendirilen Yunanca bir köke bağlanır. Samatya’nın eski bir balıkçı yerleşimi ve doğal liman niteliği taşıdığı; kıyısının teknelerle ve küçük ticaretle yaşadığı aktarılır.
ŞEHRİN TAŞ HAFIZASI / 001 · PSAMATHIA → SAMATYA
Çocukluğumda yolumun düştüğü, yıllar boyunca yeniden yeniden uğradığım bir semt… 2025 yılının başında buraya taşındım. Şimdi, bir zamanlar ziyaret ettiğim sokakların arasında yaşayarak bu mahallenin tarihini, sesini ve bende bıraktığı duyguyu anlamaya çalışıyorum.
Bu sayfa, bitmiş bir tarih kitabı değil. Kaynaklardan öğrendiklerimle kendi belleğimde taşıdıklarımı yan yana tuttuğum bir kent defteri. Bazı taşların tarihi var; bazı hatıralarınsa yalnızca insanda kalan izi.
01 / KİŞİSEL DEFTER
01ERGİN’İN DEFTERİ
İÇERİDEN BİR BAKIŞ
Çocukken geldiğim Samatya’yı bugün düşündüğümde, belleğimde tek bir fotoğraf açılmıyor. Daha çok, yıllar sonra yeniden karşılaşılan bir tanıdıklık hissi beliriyor. Bazen insanın bir yere bağı, orada uzun uzun yaşamış olmasından önce başlıyor. Benim Samatya’yla ilişkim de böyle: çocukluğumdan bugüne aralıklarla geri döndüğüm, her gelişimde içimde küçük bir yeri yeniden uyandıran bir semt.
Yıllar içinde buraya defalarca uğradım. Sonra 2025 yılının başında taşındım. Bir yeri ziyaret etmekle orada yaşamak arasındaki farkı, kapısından her gün geçtiğin sokaklarda öğreniyorsun. Bir ziyaretçinin gözü güzel bir cepheyi yakalar; orada yaşayanın gözü ise aynı kapının mevsimlerle nasıl değiştiğine, sabahın hangi saatte sokağa indiğine, akşamın hangi köşede ağırlaştığına alışıyor.
Yalnız yaşarken insanın mahallesi bir tür sessiz yol arkadaşı oluyor. Bazen günün bütün konuşmaları bir ekranda bitiyor; dışarı çıktığımda eski bir duvar, kapalı bir avlu, kilise çan kulesinin uzaktan görünen çizgisi düşüncelerime başka bir ritim veriyor. Samatya’nın beni etkileyen tarafı yalnızca eski olması değil. Burada zaman, birbirini silip atmadan üst üste duruyor: bir duvarın dibinde yeni hayat, bir sokak adında eski bir dil, bugünkü bir kahvenin karşısında yıllar önce başka bir amaçla açılmış bir kapı.
Bir geliştirici olarak alışkanlığım, görünen yüzün arkasındaki yapıyı merak etmek. Bir sistemin tek başına bir ekrandan ibaret olmadığını biliyorum; onu ayakta tutan bağlantılar, kayıtlar, kararlar ve bazen görünmeyen kayıplar var. Samatya’ya da böyle bakıyorum. Her sokak tamamlanmış bir hikâye değil, okunmayı bekleyen bir kayıt gibi. Her şeyi bildiğimi söylemiyorum. Tam tersine, bu sayfayı bilmediklerimi fark etmek ve öğrendiklerime kaynak göstermek için tutuyorum.
2025’te taşındığımda, ilk günlerde kendimi yeni bir adrese değil, yıllardır uzaktan selam verdiğim bir hikâyenin içine yerleşmiş gibi hissettim. Sabahları sokağa çıktığımda aynı taş duvarı başka bir ışıkta görüyor, akşam eve dönerken aynı kapının önünde günün nasıl ağırlaştığını fark ediyordum. Bir semti sevmek bazen büyük bir olayla başlamıyor; her gün gördüğün küçük şeylerin yavaş yavaş sende yer açmasıyla başlıyor.
Denize yakın olmak benim için başlı başına bir sevinçti. Sabah erkenden sahile indiğim, suya girip yüzdüğüm günlerde Marmara’nın serinliği uykumu ve zihnimi bir anda açıyordu. Yüzmeyi bildiğim için suya girerken kendime güveniyordum; yine de denizle aramdaki o güçlü yakınlığın yanında saygı duymayı da öğrendim. Akıntı, hava ve deniz koşulları değişir; o yüzden suya girdiğim günlerde bile güvenliği hafife almamak gerektiğini kendime hatırlatıyorum. Bu sabahların bende bıraktığı duygu, yalnızca yüzmüş olmak değil, günün daha kimseye yetişmek zorunda kalmadan başlamasıydı.
Sahil boyunca yürüdüğümde tren hattının kenarında karşılaştığım köpeklerle aramızda, kimsenin ilan etmediği küçük bir alışkanlık oluştu. İlk günlerde beni yalnızca geçen biri gibi izliyorlardı. Ben de yanlarından geçerken hareketlerimi yavaşlatıyor, onları ürkütmemeye çalışıyordum. Sonra aynı saatlerde yeniden karşılaşmaya başladık. İçlerinden biri diğerlerinden biraz daha temkinliydi; önce uzaktan bakar, ben yürümeye devam edince birkaç adım arkamdan gelir, sonra kendi yerine dönerdi. Bir sabah cebimdeki suyu uygun bir kapta paylaşabildiğimde, aramızdaki mesafe birden ortadan kalkmadı elbette; ama o gün başını kaldırıp bana bakışında tanıdık bir sakinlik sezdim. Zamanla onları gördüğümde istemsizce yavaşlamaya başladım. Onlar da beni sahilin parçası sayıyor muydu, bilemem. Bildiğim, o kısa karşılaşmaların yürüyüşümü güzelleştirdiği ve şehrin içinde insanla hayvan arasında sessiz bir anlaşma kurulabileceğini bana hatırlattığı.
Bir sabah, tren hattının yanındaki yürüyüşüm sırasında köpeklerden biri geride kaldı; ötekiler ilerlerken o bir süre olduğu yerde durdu. Yanına yaklaşmadan, mesafemi koruyup bekledim. Birkaç saniye sonra başını çevirip diğerlerine katıldı. Çok küçük, dışarıdan bakanın fark etmeyeceği bir andı bu. Ama aklımda kaldı; çünkü bazen dostluk dediğimiz şey, illa dokunmak ya da sahiplenmek değil, bir canlının sınırını anlamak ve onu kendi hâline bırakabilmekti. Samatya’nın kıyısında öğrendiğim şeylerden biri de buydu.
Samatya’da beni şaşırtan bir başka şey, bir insanın gününe küçücük de olsa dokunabildiğini görmek oldu. Bir esnafla tanışmam da öyle başladı. Dükkânın önünde oyalanırken gündelik bir sohbet açıldı; derken onun uğraştığı bir tamir işi konuşmanın ortasına geldi. Sorunun nereden kaynaklandığını birlikte anlamaya çalıştık. Ben de elimden gelen teknik yardımı yaptım; parçayı kontrol ettik, bağlantıyı yeniden oturttuk ve sonunda iş çalışır hâle geldi. O an dükkânın içindeki hava değişti. Esnafın yüzünde önce şaşkınlık, ardından rahatlama belirdi. Teşekkür ederken birkaç kez aynı şeyi söyledi: artık işi başkasına götürüp günlerce beklemesi gerekmeyecekti. Benim içinse mesele tamirden büyüktü. Bir yere yeni taşınmışken, orada yalnızca bir müşteri olarak değil, birinin işini kolaylaştırmış biri olarak hatırlanma ihtimali içimi ısıttı. Sonraki karşılaşmamızda birbirimize daha rahat selam vermemiz, o küçük anın asıl sonucu gibiydi. Mahalle bazen böyle kuruluyor: önce bir sorun, sonra iki insanın başında birlikte eğildiği küçük bir parça, ardından tanıdık bir merhaba.
O dükkândan ayrılırken kendimi kahraman gibi hissetmedim; aksine, hayatın çoğu zaman gösterişsiz yardımlarla ilerlediğini düşündüm. İnsan bazen bir şey bildiği için değil, karşısındakini dinlemek için durduğu için işe yarıyor. Esnafın minnettarlığı bende kalan en güzel ayrıntıydı, ama daha güzeli, aramızda sonradan oluşan o gündelik rahatlıktı. Birkaç gün sonra yeniden önünden geçerken selam vermek için ayrıca sebep aramamam, Samatya’da kendime küçük bir yer açıldığını hissettirdi.
Bir gün ziyaret ettiğim kilisede ise karşılaştığım şey bambaşka bir sessizlikti. Sokakta hayat bütün hızıyla sürüyordu; birkaç adım sonra kapıdan içeri girdim ve dışarıdaki sesler sanki kalın bir duvarın arkasında kaldı. İçerideki loş ışık taş yüzeylere değiyor, ikonaların önündeki küçük ayrıntılar gözüm alıştıkça belirginleşiyordu. İlk anda ne yapacağımı bilemedim; aceleyle fotoğraf çekmek ya da her köşeyi bir turist gibi tüketmek yerine durup etrafı seyrettim. O mekânda benden önce kimlerin durduğunu düşündüm: bir yakını için dua edenleri, güzel bir haberle gelenleri, korkusunu kimseye anlatamayıp sessizce oturanları, belki de yalnızca birkaç dakikalık huzur arayanları. Taşın kendisi konuşmuyordu ama insanların oraya bıraktığı zaman, mekânın içinde hissediliyordu.
Bir noktada, dışarıdaki günün hangi saatinde olduğumu unuttuğumu fark ettim. Bu yüzden orayı zihnimde bir zaman yolculuğu gibi sakladım. Geçmişe gerçekten açılan bir kapı bulmuş değildim; fakat aynı yerde farklı yüzyılların birbirine değdiğini hissetmiştim. Duvarların yaşını saymak yerine, onların önünde yaşanmış olabilecek hayatları düşünüyordum. İçimden gelen duygu gösterişli değildi; daha çok, kendimden önceki insanlara karşı sessiz bir yakınlık ve biraz da mahcubiyetti. Çünkü bir yapıya bakmak kolay, onun başkaları için ne anlama geldiğini anlamaya çalışmak daha zor. O gün kiliseden çıktığımda sokak aynı sokaktı, esnaf aynı dükkândaydı, deniz aynı yönde uzanıyordu; ama ben birkaç dakika boyunca şehrin yalnızca bugünden ibaret olmadığını daha güçlü hissetmiştim.
Kiliseyi ziyaret etmek bana Samatya’nın hikâyesini tek bir topluluğa ya da tek bir döneme indirgeyemeyeceğimi de hatırlattı. Bu sokaklarda farklı diller konuşuldu, farklı takvimlere göre bayramlar kutlandı, insanlar aynı çeşmeden su aldı, aynı yağmura yakalandı ve aynı şehrin değişimine tanıklık etti. Geçmişi romantikleştirmek istemiyorum; burada da kayıplar, kırgınlıklar ve zor zamanlar yaşandı. Ama geride kalan taşların önünde durduğumda, en çok aklımda kalan şey insanların hayatlarını sürdürebilmek için kurdukları küçük düzenler oldu. Belki de bir kiliseye girip zamanın yavaşladığını hissetmemin nedeni buydu: orada yalnızca geçmişi değil, insanların anlam arayışını da görüyordum.
Günlük hayatımın küçük ritüelleri de böyle oluştu. Bazen çay bahçelerinde oturup çevreyi izledim; bazen eski evlerin cumbalarına, demir kapılarına, yıpranmış merdivenlerine baktım. Yaşlı komşuların birbirini tanıma biçiminde, birinin diğerine hâl hatır sormasında, aynı dükkâna yıllardır uğrayanların rahatlığında eski İstanbul’dan kalan bir şey sezdim. Elbette her komşuluk kusursuz, her gün romantik değil. Ama insanların birbirini yalnızca bir yüz olarak değil, hikâyesi olan biri olarak tanımasına hâlâ yer bulunması bana iyi geldi.
Eminönü’ne doğru yürüdüğüm bir gün, yolun kendisi de başlı başına bir hatıraya dönüştü. Kendi adımlarımla şehri ölçerken mesafeler bazen haritadaki sayılardan daha kısa, bazen daha uzun geliyor. O yürüyüşün bende kalan hissi, İstanbul’un bir semtten diğerine geçerken birdenbire değişen yüzlerini aynı gün içinde görebilmekti: kıyının açıklığı, rayların yanındaki hayat, sokakların sesi ve sonra şehrin daha kalabalık nabzı. Bu yolu zihnimde bazen on beş dakikalık bir yakınlık duygusuyla hatırlıyorum; gerçek süre rotaya ve yürüyüş hızına göre değişebilir, ama bana bıraktığı yakınlık hissi hâlâ canlı.
Bu defterin adı bu yüzden “yeni semtim”den biraz daha fazlası. Samatya benim için hem çocukluktan gelen eski bir bağ hem de 2025’ten beri gündelik hayatımı paylaştığım ev. Onu sevmek, kusursuz bir mahalle masalı yazmak değil; iyi gelen ayrıntıları da, değişmiş kıyıyı da, geçmişin ağır izlerini de aynı samimiyetle görebilmek. Benden önce burada yaşayanların hatıralarını kendime mal etmeden, kendi günlerimin izini de saklamadan yazmak istiyorum. Belki bir gün bu satırları okuyan biri Samatya’ya gelir, aynı sokakta yavaşlar ve kendi hikâyesini bulur. Benim için en güzeli de bu olur.
Bir semte taşınmak, yalnızca adres değiştirmek değil; her sabah önünden geçtiğin taşın senden önce neler gördüğünü merak etmeye başlamaktır.
ERGİN’İN SAMATYA DEFTERİ · KİŞİSEL NOT
02 / BİR SEMTİN DÖRT ZAMANI
4ZAMAN KATMANI
AYNI COĞRAFYA
Samatya’yı tek bir döneme sabitlemek zor. Bugünkü sokakların altında Bizans’ın kıyı yerleşimi, Osmanlı’nın çok cemaatli zanaat mahallesi, Cumhuriyet’in değişen nüfusu ve kıyıyı yeniden biçimlendiren şehir planlama kararları üst üste duruyor.
Adı, kumla ilişkilendirilen Yunanca bir köke bağlanır. Samatya’nın eski bir balıkçı yerleşimi ve doğal liman niteliği taşıdığı; kıyısının teknelerle ve küçük ticaretle yaşadığı aktarılır.
Osmanlı İstanbul’unda Ermeni cemaatinin önemli merkezlerinden biri burada gelişti. 1461’de kurulan Ermeni Patrikhanesi, 1641’e kadar Surp Kevork çevresindeki merkezle anılır.
Ahşap evler, bahçeler, balıkçılar, esnaf ve ibadethaneler aynı kentsel dokunun parçalarıydı. Semtin yalnız anıtsal yapılardan değil, geçim yollarından da oluştuğu bu dönemde belirginleşir.
20. yüzyılın nüfus kırılmaları ve 1957–1959 arasında yapılan Sirkeci–Florya sahil yolu, Samatya’nın denizle kurduğu eski ilişkiyi dönüştürdü.
BİZANS / COĞRAFYA
Yabancı dildeki yerel tarih ve mimarlık kaynaklarında Samatya’nın eski adı Psamathia, kumla ilişkilendirilen bir ad olarak aktarılır. Burası eski çağlarda denizle iç içe bir yerleşim, balıkçılığın ve kıyı ticaretinin uğradığı bir noktaydı. Şehir surlarının dışında değil, zamanla büyüyen tarihî yarımadanın savunma ve yaşam katmanlarının içinde kaldı.
Eski Samatya’yı bugünkü sahil yolu kenarından düşünmek yanıltıcı olabilir. Bir zamanlar denizle evler arasındaki ilişki daha yakındı; tekneler kıyıya sokulur, yamaçtaki yerleşime denizden bakılabilirdi. Bugün kıyının hafızasını anlamak için yalnızca bugünkü manzaraya değil, eski fotoğraflara da bakmak gerekiyor.
Araştırma notu: “Psamathia” adı ve eski liman niteliği, semtin tarihine ilişkin kaynaklarda birlikte anılır. Adın kökeni hakkındaki açıklama yerel tarih aktarımıdır; bütün tarihî ayrıntılar tek bir kesin anlatıya indirgenemez.
03 / 1923—1950 · YENİ CUMHURİYET
1923YENİ DÖNEM
ESKİ SOKAKLAR
.jpg?width=1200)
1923’ÜN ARDINDAN / GÜNDELİK HAYAT
1923’te Cumhuriyet’in başkentinin Ankara olması, İstanbul’un siyasî merkez rolünü değiştirdi. Fakat bir mahallenin gündelik hayatı, bir kararnameyle bir gecede başka bir şeye dönüşmez. Pazar kurulur, fırın açılır, okul kapısından çocuklar girer, ibadethanelerin takvimi kendi ritmiyle devam eder. Samatya’nın erken Cumhuriyet yıllarını düşünürken, tam da bu yavaşlığı aklımda tutuyorum.
Bu dönem hakkında Samatya’nın her sokağını gün gün anlatan kolay erişilebilir bir günlük arşivi bulmak her zaman mümkün değil. Bu yüzden bilmediğim ayrıntıları doldurup bir aile hikâyesi uydurmak yerine, akademik koruma araştırmasının doğrulayabildiği daha geniş resmi kaydediyorum: Ermeni, Rum ve Müslüman sakinlerin oluşturduğu çok katmanlı çevre; dar parseller üzerinde yükselen iki-üç katlı konutlar; cami, kilise, hamam, okul ve çeşmeler çevresinde örgütlenen mahalle dokusu.
Bu yapılar yalnızca mimarlık örneği değildi. Aynı sokakta farklı ibadet takvimleri, okul günleri, esnaf saatleri ve aile hayatları yan yana yaşanıyordu. Herkesin aynı hikâyeyi yaşadığını varsayamayız; ama kentin bu ortak mekânları, farklı insanların gündelik hayatlarını birbirine değdiriyordu.
Benim için erken Cumhuriyet Samatyası’nı anlamanın anahtarı, yalnızca devlet tarihindeki büyük tarihlere bakmamak. Bir yapının kaç katlı olduğuna, avlusunun nasıl kullanıldığına, kapısının nereye açıldığına da bakmak. Tarih bazen resmî belgede bir satır; bazen de hâlâ ayakta kalmış bir evin cephe düzenidir.
SALT Research · Samatya kartpostal arşivi ↗ · HyeTert · Samatya’nın cemaat hafızası ↗
BİR KAYIPLA DEĞİL, ÇOK SAYIDA KÜÇÜK DEĞİŞİMLE
20. yüzyılın ortasında İstanbul’un geniş caddeler, yeni ulaşım hatları ve yoğun yapılaşmayla değişmesi, tarihî yarımadanın pek çok mahallesi gibi Samatya’nın da çevresini dönüştürdü. Bu değişimi tek başına bir “eski güzeldi, yeni kötü” cümlesine sığdırmak istemiyorum. Şehir büyüdü; yeni insanlar geldi; ihtiyaçlar değişti. Ama dönüşüm sırasında bazı mimari ve toplumsal bağların inceldiğini de kaynaklar gösteriyor.
2011 tarihli koruma çalışması, Samatya’nın 1960’lardan sonra Ermeni ve Rum nüfusun bir bölümünü kaybetmesiyle nitelik değiştirdiğini ve tarihî çevrenin korunması gereken unsurlarının azaldığını belirtiyor. Bu, her ailenin aynı sebeple ayrıldığı anlamına gelmez. Göç, ekonomik koşullar, siyasi iklim ve kişisel kararlar farklı hayatlarda farklı izler bıraktı.
Bugün bir cepheyi fotoğraflarken yalnızca estetik bir görüntü aramıyorum. O evde kimlerin yaşadığını, hangi dilin konuşulduğunu, çocukların hangi okul yolunu yürüdüğünü merak ediyorum. Kaynak bulabildiğim yerde yazıyorum; isimleri ve hayatları bilinmeyenleri ise kendi hayal gücümle doldurmamaya çalışıyorum.
03 / TAŞIN İÇİNDEKİ SESLER
03İBADET / HAFIZA
RUM · ERMENİ
Samatya’yı anlamak, yalnızca güzel cepheleri fotoğraflamak değil. Bu yapılar, cemaatlerin ibadetlerini, eğitim hayatını, dayanışmasını ve yangınlar karşısında yeniden ayağa kalkma çabasını anlatıyor. Birinin kapalı olması, hikâyesinin kapanmış olduğu anlamına gelmiyor.
SURP KEVORK / SULU MANASTIR
Surp Kevork Ermeni Kilisesi, Ermeni Patrikhanesi’nin kendi tarihçesinde, Bizans dönemine ait Panagia Peribleptos (Azize Meryem) manastırının bulunduğu alanla ilişkilendirilir. Altındaki ayazma ve büyük sarnıç sebebiyle burası Osmanlı döneminde “Sulu Manastır” adıyla da anılmıştır.
1453 sonrasında İstanbul’a yerleştirilen Ermenilerin dini hayatında bu merkez büyük önem kazandı. 1461’de Ermeni Patrikliği burada kuruldu; merkez 1641’de Kumkapı’ya taşınana dek Surp Kevork, patriklik kilisesi olarak kullanıldı. Bu bilgi, Samatya’nın yalnız bir mahalle değil, İstanbul Ermenilerinin kurumsal tarihinin de önemli bir durağı olduğunu gösteriyor.
Yangınlar yapının tarihini defalarca kesintiye uğrattı. Patrikhane kayıtları 1660 yangınından, 1722’de yeniden inşadan, 1782 ve 1866 yangınlarından söz ediyor. Bugünkü taş yapı 19. yüzyıldaki yeniden kurulum döneminin izlerini taşıyor; 2006 restorasyonunun ardından yeniden ibadete açıldı.

RUM ORTODOKS HAFIZASI
Samatya’nın hafızası tek bir cemaatin ya da tek bir mimari biçimin hikâyesi değil. Aya Mina, Aya Nikola ve eski kaynaklarda anılan Hristos Analipsis gibi Rum Ortodoks ibadet yerleri, bu kıyıda Rum cemaatinin yüzyıllar boyunca kurduğu hayatı hatırlatıyor. İsimler ve yapıların durumları zaman içinde değişse de, ibadethanelerin mahalle coğrafyasındaki yeri kültürel hafızayı okumak için önemli bir anahtar.
Bu kapılara bakarken kendime şunu hatırlatıyorum: kiliseyi yalnızca mimarisiyle görmek eksik kalır. Bir yapının anlamı, içeride okunan dualar, bayram günleri, cemaatin okulları ve bu eşiği her gün açıp kapatan insanların hayatlarıyla tamamlanır.
yerel kurumsal kaynak tarih anlatısı, Bizans döneminde sahile yakın bölgelerde Rumların yaşadığını, Analipsis Kilisesi’nin de bu toplulukla bağlantılı bir ibadet yeri olarak anıldığını kaydeder. Bu sayfada doğrulanmış kurum tarihleriyle sözlü anlatıları birbirine karıştırmamaya çalışıyorum.
04 / ARŞİVDEKİ KÜÇÜK HİKÂYELER
04RİVAYET · ZANAAT
GÜNDELİK HAYAT
Sulu Manastır adı, Surp Kevork çevresindeki ayazma ve büyük sarnıçla birlikte anılıyor. Bir yapının adı yalnız duvarda yazmıyor; yerin altındaki suya, orada kurulan ritüele ve nesilden nesile taşınan dile de siniyor.
Türkiye Ermenileri Patrikliği’nin tarihçesi, kilisenin Bizans manastırı Panagia Peribleptos’un bulunduğu alanla ilişkisini ve “Sulu Manastır” adını açıkça kaydediyor. Bu nedenle su hikâyesini yalnızca şiirli bir benzetme olarak değil, yerel tarih kaydına dayanan bir ayrıntı olarak okuyorum.
yerel kurumsal kaynak tarih anlatısında Ermeni zanaatkârlar, Samatya’nın Osmanlı dönemindeki yaşamının önemli parçası olarak geçiyor. Zil yapımıyla anılan Avedis Zilcioğlu’nun Sultan II. Osman tarafından mehter zilleri üretmek üzere görevlendirildiği de aynı kaynakta aktarılıyor.
Bir mahallenin tarihini yalnızca saray kararları ve büyük yapılar taşımaz. Bir zanaatkârın eliyle yapılan zil, bir törenin sesine karışır; ses şehirden şehre giderken onu yapan insanın adı da yolculuk eder. Samatya’yı anlamak için işte bu küçük bağlantılar da önemli.
Semtin eski cumartesi pazarının Marmara Caddesi üzerinde kurulduğu, zamanla kuzeye taşındığı yerel kurumsal kaynak kaydediliyor. Pazar, bir mahallede yalnızca alışveriş demek değildir: karşılaşmaların, tanıdık seslerin, fiyat pazarlıklarının ve mevsimlerin de takvimidir.
Bir sokak adından, dükkânın tabelasından ya da eski bir pazar yerinden başlarım. Çünkü gündelik hayatın haritası çoğu zaman anıtların resmi haritasından daha çok şey anlatır. Pazar yerini bulmak, geçmişte kimlerin birbiriyle karşılaştığını da düşünmek demek.
1998–2001 yıllarında yayımlanan İkinci Bahar, Samatya’yı Türkiye’nin dört bir yanındaki izleyicilerin belleğine yerleştiren yapımlardan biri oldu. Dizi araştırmaları, Kocamustafapaşa istasyonu yönüne açılan meydanın dış çekimlerde kullanıldığını kaydediyor.
Benim için ilginç tarafı şu: televizyon bir semte yeni bir kalabalık getirebilir, ama kameradan önce de orada yaşayanlar vardır. Ekranda görünen mahalle hikâyesi, gerçek esnafın ve gerçek sokakların üstüne kuruluydu; kurgu ile yerin kendi hafızasını ayrı ayrı hatırlamak gerekiyor.
Kaynaklar: SALT Research · Samatya ve Kocamustafapaşa’nın havadan görünümü ↗
05 / CUMHURİYET YILLARI
051923 → BUGÜN
GÖÇ · ŞEHİR · HAFIZA
DENİZDEN KARAYA
Bugünkü Sirkeci–Florya sahil yolunu sıradan bir trafik hattı gibi görüp geçmek mümkün. Oysa yerel kurumsal kaynak tarih anlatısına göre, 1957–1959 arasında yapılan yol ve dolgu çalışmaları Samatya’nın eski liman karakterini büyük ölçüde değiştirdi; deniz, yerleşimden bir adım daha uzağa itildi.
Eski kıyı fotoğrafına bakınca bu fark daha iyi görülüyor. Kayıklar, denizle neredeyse aynı çizgide duran yapılar ve yamaçta sıklaşan evler… Bugün önümden geçen araçların gürültüsünü bir anlığına aradan çekince, bu semtin ses haritasında denizin ne kadar merkezde olduğunu hayal etmeye çalışıyorum.
Şehir planlaması bazen yalnızca yeni yol yapmaz. İnsanların suya nasıl ulaştığını, çocukların nerede oynadığını, balıkçıların nerede durduğunu ve mahallelinin kendi kıyısıyla ilişkisini de değiştirir.
06 / BUGÜNÜN SAMATYA’SI
4DURAK / YAVAŞ ROTA
GÖZLEM DEFTERİ
Samatya’yı tanımak için bir günde bütün tarihini çözmeye çalışmıyorum. Birkaç durak seçip bakmayı, kapıların önünde biraz oyalanmayı ve bildiklerimle bilmediklerimi ayırmayı daha anlamlı buluyorum.
Bir zamanlar gündelik hayatın ve pazarın toplandığı alanı merkeze al. Dizi hafızasıyla gerçek esnaf hayatının aynı yerde nasıl iç içe geçtiğini düşün.
Eski ticaret ve cemaat izlerini, kapı üstlerini ve yapı cephelerini dışarıdan gözlemle. Her kitabeyi hemen çözemiyorsan fotoğrafını ve sorunu not et.
Sulu Manastır olarak bilinen bu tarihî alanın hikâyesini Patrikhane kaynağından oku. Ziyaret ve fotoğraf konusunda ibadethanenin kurallarına saygı göster.
Sahil yoluna çıkıp arşiv fotoğrafını yeniden aç. Bugünkü dolgu ve yol çizgisiyle eski deniz hattını zihninde karşılaştır.
Mahalleye bakarken kendime sürekli şu soruyu soruyorum: Bir yapı neden ayakta kalır? Yalnızca sağlam taşla değil, kullanımını sürdüren insanlarla. Peki bir yapı ortadan kalktığında ne kaybolur? Duvarla birlikte bazen bir meslek, bir dil, bir komşuluk biçimi ve çocukların hatırlayacağı bir manzara da kaybolur.
Bu nedenle Samatya’yı sadece güzel fotoğraflar için değil, dikkat etmeyi öğrenmek için de geziyorum. Bir kapı açılmıyorsa, arkasındaki hikâyeyi benim yazmam gerekmiyor. Kaynağını bulabildiğim yerde onu aktarırım; yalnızca rivayet olarak kalanı da rivayet diye işaretlerim. Bilmediğim yerde ise soruyu açık bırakırım.
Bir mahallenin en kıymetli haritası, üzerinde ne kadar yol çizildiği değil; kimlerin birbirine yol tarif ettiğiyle anlaşılır.
ERGİN’İN DEFTERİ · BUGÜNE DAİR
Bir kaynak ile başka bir kaynak arasında ayrıntı farkı olduğunda, bunu tek bir kesin hikâyeye zorlamamak gerekir. Bu defter de öğrendikçe güncellenmeye açık.
08 / İSTANBUL’UN DİĞER TAŞ KAYITLARI
06
YER / KATMAN
İSTANBUL · ARŞİV
Samatya’yı bu defterin merkezine aldım. Galata’dan Eminönü’ne, Tarihî Yarımada’dan Boğaz’a uzanan diğer duraklar ise İstanbul’un bitmeyen hafızasına açılan yan kapılar.
BEYOĞLU · 1348
Cenevizliler 1348'de Galata surlarının en yüksek noktasına inşa etti. Yaklaşık 67 metrelik taş gövdesi yüzyıllarca yangın gözetleme kulesi olarak da kullanıldı. Bugün tepesindeki seyir terasından Haliç, Tarihî Yarımada ve Boğaz bir arada görünür.
FATİH · 1597—1665
Galata Köprüsü'nün Tarihî Yarımada ayağı: vapur iskeleleri, martılar ve simit tezgâhları. Yeni Cami'nin yapımı 1597'de başladı, 1665'te tamamlandı. Külliyenin parçası olan Mısır Çarşısı baharat ve lokum kokusuyla hâlâ işliyor.
FATİH · MARMARA KIYISI
Surların güneyinde, Marmara'ya bakan eski bir mahalle. Yüzyıllardır Rum ve Ermeni cemaatlerinin yaşadığı sokaklarda kiliseler, ahşap evler ve balıkçı meyhaneleri yan yana durur. Turist kalabalığından uzak, yavaş bir İstanbul.
SULTANAHMET · 537
Bizans İmparatoru Jüstinyanus döneminde 537'de tamamlandı. Yaklaşık bin yıl kilise, sonra yüzyıllar boyunca cami olarak kullanıldı; devasa kubbesi mimarlık tarihinin dönüm noktalarından biri sayılır.
FATİH · 1557
Mimar Sinan'ın Kanuni Sultan Süleyman için yaptığı külliye 1557'de tamamlandı. Haliç'e hâkim tepesinden şehrin silüetini belirleyen yapılardan biridir; avlusu ve kubbe dengesiyle klasik Osmanlı mimarisinin örneği sayılır.
ÜSKÜDAR · BOĞAZ
Üsküdar açığında, Boğaz'ın girişinde küçük bir adacığın üzerinde duran gözetleme kulesi. Kökleri çok eskiye uzanır; bugünkü görünümü 1830'lardaki yenilemeye dayanır. Gün batımında iki yakadan da görülebilir.